21 Eylül 2009 Pazartesi

Singapur'da Bir Başka Sıradışı Lokanta

İlk Singapur'a gidişimizde denk geldiğimiz sıradışı bir lokanta hakkında daha önce yazmıştım. Singapur'a en son gidişimizde ise başka bir sıradışı lokantaya daha denk geldik (sanırım her gidişimizde sıradışı lokantalara denk geliyoruz). Bu lokantanın (Lotus Vegetarian Restaurant) ilk sıradışılığı (bizim için değil; ama ortalama bir Türk müşterisi için) adından da anlaşılabileceği gibi vejetaryen bir lokanta olmasıydı. Asya mutfağından değişik vejetaryen lezzetleri, kişi başı yaklaşık 20 lira karşılığında açık büfe olarak yiyebiliyorsunuz. Lokantanın ikinci sıradışılığı ise menüde yazan bir uyarıydı: "Eğer hesabı öderken tabağınızda artık bırakmışsanız, bunun için para cezası vermeniz gerekir!".

İlk defa denk geldiğimiz bir uygulamaydı. Garsonla konu hakkında konuşurken bize, açık büfe lokantalarda aşırı israf olduğunu, bazı müşterilerin (özellikle Batılıların) sadece tadına bakmak için bir tabak dolusu yemeği alıp sonra da beğenmeyip bıraktıklarını, bunu engellemek için de birkaç yıl önce böyle bir uygulamayı başlattıklarını söyledi. Ben ve eşim bu uygulamayı çok yerinde bulduk. Örneğin Antalya'da her şey dahil otellere dikkatlice bakacak olursanız, her akşam bir köyü doyuracak kadar çok yemeğin arttığını; ama bunların köy yerine çöpe gittiğini görürsünüz.

Çevre konusunda gördüğümüz en duyarlı ülkelerden birisi olan Singapur'da böyle bir şeyle karşılaşmak bizi mutlu etti. Darısı ülkemizdeki lokantaların başına.

Not: İsraf etmenin bir tür gösteriş yöntemi olmasından dolayı (bakınız düğünler), bizde böyle bir uygulamanın pek tutacağını zannetmiyorum.

4 Ağustos 2009 Salı

Singapur'da Bir Sıradışı Lokanta

Singapur'a eşimle beraber ilk gittiğimiz günün akşamı, akşam yemeğimiz için bir Hint lokantası aradık. Otelimizin yakınında tesadüfen bulduğumuz bir lokantaya girdiğimizde gördük ki lokanta açık büfeymiş. Görünürde ne garson ne de fiyat bilgisi vardı. Biz de diğer müşteriler gibi bir masa bulup oturduk ve açık büfeden yemek almaya başladık. Yemeğimiz bitip de hesabı ödemek isteyince elinde fatura olmadan yanımıza gelen bir garson bize "ne kadar ödeyeceksiniz?" diye sordu. Bu soruya şaşıran eşim soruyla karşılık verdi "ne kadar ödememiz gerekiyor?". Garson, lokantada yiyeceklerin fiyatının olmadığını, ne ödersek onu kabul ettiklerini söyledi; "isterseniz ödemenden de çıkabilirsiz" dedi.

Daha Singapur'da ilk günümüz olmasından dolayı fiyatlar hakkında tam bir bilgimiz yoktu. O yüzden de sanırım yemek için ortalamanın üstünde para ödedik; ama böyle bir tecrübe için az bile sayılırdı.

Daha sonra lokantanın işletmecisiyle de konuşma fırsatımız oldu. Bize, bu tip lokantayı dünyanın her yerinde açamıyacaklarını, sadece Asya'daki birkaç ülkede var olduklarını söyledi. O zamandan beri de kendimize soruyoruz: "Eğer Türkiye'de açsalar, kaç gün içinde kapanmak zorunda kalırlardı?" diye.

27 Temmuz 2009 Pazartesi

Sigara Yasağı ve Banu Güven

"Fena halde duman altı olan mekânlarda bulunmaktan hoşlanmayan" ama nedense sigara içerek o mekanların fena duman altı olmasına sebep olanlardan birisi de Banu Güven'miş. Radikal'in Cumartesi ekinde, o da Haşmet Babaoğlu gibi sigara yasaklarına karşı çıkmış. Banu Güven'in bir komplo teorisi yok, çok daha anlaşılır savları var. Haşmet Babaoğlu'na yanıt verdiğim gibi, ona da yanıt vermek istiyorum; çünkü dumanının rengi uymasa da, sigaranın tiryakilerine dünyayı ne kadar pembe gösterdiğine ve gözlerini gerçeklere kapattığına şaşıyorum.
Açıkçası fena halde duman altı olan mekânlarda bulunmaktan ben de hoşlanmıyorum.
Ama ne yapıyorum? Oralara gitmiyorum.
Nerelere gidiyorsunuz peki? Eşimle geçen yaz Nişantaşı'nda lokanta aradığımızda, bir tane bile sigara içilmeyen lokanta bulamadık. Sigara içenlerin görmezden gelip, "içmeyenler içilen yerlere gitmesin" diye kısadan kestirip attıkları bir şeydir bu. İyi de sigara içmeyenler nereye gitsin? Gidilecek yer yok(tu)!
Eskiler bir mekânda buluşup kahve ve sigaraya eşlik eden uzun muhabbetleri özlerken, onlar (gençler) bu zevkten haberdar bile olmayacak.
Eroin ve kokainle beraber muhabbetlerin daha zevkli olduğunu duydum. Sanırım Banu Güven'in de bu zevklerden haberi yok. Ama bu tür uyuşturucu maddeler de yasak maalesef. Onları da serbest bırakalım mı?
Arada bir gözüme takılır, iki kız arkadaş bir kahvehanede buluşurlar, kahve ya da çay söylenir. Çantalardan sigaralar çıkarılır ve ‘beğenilen çocuk’ konuşulur, dedikodu yapılır. Sonra eve gitme saati gelir. Çikletler atılır ağza, kalkılır. Bu çocuklar ne yapacak şimdi?
Söyleyeyim: İki kız arkadaş kahvehanede buluşurlar, kahve ya da çay söylerler. Dumansız ve başkalarını zehirlemedikleri bu ortamda içtiklerinin tadına vara vara ‘beğenilen çocuk’tan bahsederler, dedikodu yaparlar. Sonra eve gitme saati gelir. Ve giderler.
Ama iş bu kadarla sınırlı kalır mı o da bilinmez, çünkü duman avcıları açık havada sigara içene de gıcık kapmakta. Tamam, açık havada da dumanın nereye gittiğine bir bakmak lazım. O mavi duman yanındakinin burnuna giriyorsa, içici bile olsa rahatsızlık verebilir, biraz dikkat edersin, olur biter.
Ne yazık ki Banu Güven bize bu ideal içicilerin hangi gezegende yaşadığını söylememiş; çünkü bu gezegende ben sigara içmeyenleri düşünen bir içiciye daha rastlamadım. Hatta şöyle söyleyebilirim, gördüğüm bütün insanlar içinde etrafına duyarlılık konusunda en saygısız olanları sigara içenler. Daha bu yazıyı yazmaya başlamadan 2 saat kadar önce, kırmızı ışıkta dururken yanımdakinden 5 metre kadar uzaklaşmak zorunda kaldım. Duman doğrudan doğruya bana geliyordu ve baca gibi tüten yanımdaki bu kişinin dünyayı umursadığı yoktu.
Sanmayın ki ben fena tiryakiyim ve bu yüzden köpürüyorum. Daha önce de yazdım, değilim, hatta bazen gün içinde sigara içmeyi unutabilirim bile. Ama akşam bir yemeğin ardından, içki içip müzik dinlerken ya da arkadaşımla kahve içerken bu mereti tüttürmeyi severim.
Banu Güven'in tüttürdüğü her yer benim gibiler için dumanaltı yer demektir; çünkü o tip yerlerde etrafımdaki masalarda sürekli onun gibi tüttürenler vardır.
Türkiye’deki gıda tüketimi alışkanlığı, sağlığı en az sigara kadar tehdit ediyor.
Bize ne bundan? "Her koyun kendi bacağından asılır" ama sigara içenler suçsuz başka koyunların da bacaklarından asılmasına sebep oluyor. Kurunun yanında yaş da yanıyor.

23 Temmuz 2009 Perşembe

Sigara Yasağı ve Haşmet Babaoğlu

Sigara yasağı hakkında daha önce iki defa yazdım. Bu yazıların ilkinde aslında yasağın lokantalar için avantajlı olduğunu, ikincisinde ise yasağın neden gerekli olduğunu açıklamaya çalışmıştım. Bugün Sabah gazetesinde Haşmet Babaoğlu'nun yazısını görünce yeniden bu konuda yazmam gerektiğini düşündüm. Büyük olasılıkla Haşmet Babaoğlu yaşadığı sürece benim bu yazımdan haberdar olmayacak; ama ben gene de ona yanıt vereceğim.

Yazdıklarından anladığım kadarıyla Haşmet Babaoğlu sigara içmiyor ya da kendini tiryaki olarak görmüyor. O yüzden de "ortak yaşam alanlarımızın sigara dumanından ve kokusundan arınması" onu memnun etmiş. Buna rağmen bu yasaklardan rahatsızlık duyuyor; çünkü sağlık endüstrisinin komplosuna kurban gittiğimizi düşünüyor. Yazımın bundan sonraki kısmı, Haşmet Babaoğlu'nun yazısından alıntılara yanıt niteliğinde olacak.

Bu yasağın kaynağı bizi sürekli korkutan, tehdit eden, disipline sokan sağlık ideolojisi ve endüstrisi.
Yani emir "yüksek yer"den geliyor!
Sağlık endüstrisi ancak sağlıksız olduğumuz sürece para kazanabilir. Sigarayı yasaklatmak o yüzden bu endüstrinin çıkarlarına aykırı olurdu. Bu arada ben, diğer bazı komplocu yazarlardan edindiğim bilgilerden dolayı Türkiye'yi masonlar yönetiyor zannediyordum. Yönetim ne zaman Kardiyoloji veya Onkoloji tarikatının eline geçti?
Yurttaşlarının düzgün ve ucuz sağlık hizmeti almasını önemsemeyen; küresel ısınmayı, çevre kirliliğini bir tarafına takmayan hükümetler "sağlıklı yaşam" adına yurttaşlarına sigarayı yasaklıyor.
Tuhaf bir manzara, öyle değil mi?
Öyle değil! Çünkü Avrupa'daki hükümetler yurttaşlarının düzgün ve ucuz sağlık hizmeti almasına çok önem verdikleri gibi küresel ısınma ve çevre kirliliği konusunda da çok duyarlılar. Belki Haşmet Babaoğlu için şaşırtıcı olacak ama, tam da bütün bunları yaptıkları için sigara yasağına da önem veriyorlar. Yoksa yüklüce vergi aldıkları bir ürünün satışının azalmasını istemezlerdi.
"Yan masada birisi sigara içer de doğacak evladım hasta olur" diye tedirgin olan genç kadınlar görüyorum...
Hamile kadınların bu tip konulara aşırı duyarlı oldukları bilinen ve genelde anlayışla karşılanan bir durum (Haşmet Babaoğlu pek anlayışla karşılamıyor anlaşılan). Hatta bırakın sigaradan tedirgin olmalarını, çay ve kahve içmeyenler, parfüm kullanmayanlar var. Bunların hiçbirini sağlık endüstrisi söylemiyor.
Yoksulmuş, yoksunmuş, başı bin türlü beladaymış, bir ayağı zaten çukurdaymış, bütün bunları hiç düşünmeyen ama "öldürür" diye kendini sigarayla mücadeleye adayanları tanıyorum.
Yoksulların sağlıklı ve uzun yaşama isteği garip mi? Yoksulların ölümden korkmamaları mı gerekiyor? Sadece zengin köşe yazarları mı sağlığına dikkat etme lüksüne sahip?
Ortada gayet "medeni", anlamlı ve bilimsellikten yana bir toplumsal tercih varmış gibi görünüyor...
Sadece görünmüyor; ortada bilimsel verilerin ışığında verilmiş oldukça medeni bir tercih var (ama toplumun değil devletin tercihi; çünkü toplumun bireylerinin çoğu sigara içiyor).
Neden sigaradan başka "kötülükler" karşısında aynı cevval kararlılığı gösteremiyoruz?
Bilmiyorum neden? Bütün kötülüklere karşı aynı anda savaşamıyorsak, hepsini birden boş mu verelim yani?
Peki yarın öbür gün şişmanlar, şeker ve alkol kullanımı ve daha birçok şey bu totaliter seferberlik içinde "tu kaka" ilan edilmekten paçasını kurtarabilecek mi? Sanmam!
Ben sanırım; çünkü bu sayılanlar başkalarına zarar vermiyor. Burada bir daha tekrar ediyorum: Sigara yasaklarıyla amaçlanan sigara içenlerin içmeyenlere verdiği zararı engellemek. Şişmanlar kendilerinden başka kimsenin sağlığını tehlikeye atmıyorlar.

16 Temmuz 2009 Perşembe

Bir Paket Sigaranın Maliyeti

BBC'deki bir habere göre, Amerika'lı Josh Muszynski'nin banka kartına, benzin istasyonundan aldığı bir paket sigara için 23,148,855,308,184,500 Dolar borç yazılmış (yazıyla 23 katrilyon 148 trilyon 855 milyar 308 milyon 184 bin 500 Dolar).

Sigaranın ne kadar pahalıya mal olabileceğini anlamış mı bilmiyorum. Neyse ki bankası bizdeki gibi "önce öde, sonra şikayet et" dememiş.